Teröre karşı savaş mı, teröre karşı
mücadele mi? ABD’nin altı yıllık stratejisinden
çıkarılacak dersler Ruşen Çakır'ın analizi
BUNDAN SONRA? 2
Kuşkusuz birebir benzetmek mümkün değil ancak ABD’nin 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra El Kaide’ye karşı yürüttüğü stratejini ayrıntılı ve eleştirel bir şekilde incelemek Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesinde yararlı olabilir. Washington’un El Kaide’yi yok etmekte bugüne kadar başarısız olduğu, bu gidişle bu amacına asla ulaşamayacağı ortada. Dolayısıyla Amerikan deneyiminden daha çok “neyi nasıl yapmama” konusunda dersler çıkartabiliriz.
Olayın adını koymak: Bugün tarafsız uzmanların hemen tümünün birleştiği bir nokta var: Bush yönetiminin en büyük hatası “terörizme karşı savaş” ilan etmesiydi. 11 Eylül’ün şok ve öfkesi içinde bu tutum birçoklarına makul gelmişti, ama zamanla “savaş” yerine “mücadele” demenin daha doğru olacağı anlaşıldı. Sorun şu ya da bu kelimeyi seçmekten ibaret değil. “Savaş” deyince akla “ordu” ve “silah” geliyor. Nitekim ABD, El Kaide’nin üzerine en gelişmiş silahlarla gitti ama yetmedi.
“Savaş” yerine “mücadele” kavramında ısrar edilmiş olsaydı, askeri önlemlere ek olarak, belki de onlardan daha fazla, siyasi, diplomatik, ekonomik, kültürel vb. alanlarda bir şeyler yapılabilirdi. Bush yönetimi, silah gücüne güvenerek, elindeki sonsuz “yumuşak güç” (soft power) imkanlarını kullanmadı ve bunun sonucunda tüm dünyada Amerikan karşıtlığının alabildiğine tırmanmasına neden oldu.
Şimdi bizde de, Türkiye’ye “örtülü bir savaş” ilan edildiği, buna karşı “topyekûn bir savaş” yürütülmesi gerektiği fikri epey popüler. Terör eylemlerine duyulan yoğun tepkiyle bu anlaşılabilir, ama stratejinin, “PKK’ya karşı savaş” olarak saptanması çok büyük bir hata olur. Bunun sonucunda ABD’nin 11 Eylül sonrası içine düştüğü tüm krizlere biz de yuvarlanabiliriz. Daha önemlisi, son yıllarda demokratikleşme ve sivilleşme yolunda atılmış birçok adımdan geri dönmek söz konusu olabilir.
Uluslararası meşruiyet aramak: Amerikan ordusu Afganistan’a gittiğinde, neredeyse tüm dünyanın (İran dahil!) açık ve aktif desteğine sahipti. Buna rağmen epey zorlandı. Irak’ı ise bir avuç sadık müttefikini yanına, uluslar arası kamuoyunun çoğunuysa karşısına alarak işgal etti. İçine düştüğü durum ortada.
Muhakkak arada çok büyük farklılıklar var ancak PKK’ya karşı mücadelesinde Türkiye’yi kayıtsız şartsız destekleyen ülke sayısı, yakın zamana kadar örgüte değişik ölçülerde hamilik etmiş Suriye ve kısmen İran’ı saymazsak çok çok az. Üstelik Irak’a operasyon ihtimaline baştan beri itiraz eden ülke ve uluslar arası kuruluş sayısı hayli yüksek.
Kısacası Ankara Washington’un desteğini alsa bile diplomatik açıdan çok zor bir durumda kalacaktır. Bunun sonucunda Kürt sorunu tamamen uluslararası bir boyut kazanabilir ve PKK’ya hayal bile edemeyeceği bir meşruiyet alanı açabilir.
Kısa sürede, yılların açığını kapatmak mümkün olmadığına ve Irak’a operasyon da iyice kaçınılmaz göründüğüne göre acil olarak, dünkü yazımızda ele aldığımız gibi, yepyeni bir iletişim stratejisi ve buna uygun mekanizmalar geliştirerek dünya kamuoyuna operasyonun meşruiyetini anlatmaya çalışmak gerekir.
Yerli müttefikler bulmak: ABD’nin Afganistan operasyonu, Kuzey İttifakı, İran yanlısı Şii Hazaralar ve Hamid Karzai gibi kişilerin sürüklediği bazı Peştun aşiretlerin katılımı ve bu ülke üzerinde bir nevi ipoteği olan Pakistan’ın katkıları (özellikle istihbarat alanında) ile belli bir başarı elde edebildi. Irak’taysa Kürtlerin kayıtsız şartsız, Şiilerin de temkinli ve fırsatçı desteklerine rağmen işgalin başından itibaren ciddi bir ilerleme kat edemediler.
Türk Ordusu Irak’a girdiğinde kimden destek ve yardım umabilir? Türkmenlerin bir zamanlar sanıldığı ve umulduğu kadar güçlü ve etkili olmadıkları ortaya çıktı. Kürtlerle belli bir rekabet içinde olan Şiilerin de operasyonu memnuniyetle karşılayacaklarına dair bir işaret yok. Geriye bir tek Sünni Araplar kalıyor ki ülkenin kuzeyini de istikrasızlaştıracak bu gelişmeden hoşlanacakları kesindir ama Türkiye’ye ne gibi somut yardımları dokunabilecekleri şüpheli.
Irak’a operasyon düşünürken, ABD’nin Afganistan’a, sınırsız bir uluslar arası meşruiyet, geniş bir iç destek ve muazzam bir askeri donanım ve istihbarat kabiliyetiyle girdiğini; ilk aşamada çok başarılı göründüğünü ama ne El Kaide lideri Usame bin Ladin’i, ne de Taliban’ın başı Molla Ömer’i yakalayamadığını; daha vahimi, çok geçmeden El Kaide ve Taliban’ın tekrar aktif bir hale geldiklerini, Afganistan dışında Pakistan’daki Müşerref rejimini de salladıklarını akıldan çıkarmamak iyi olabilir.
Yarın:
*İran, Suriye ve Irak’a bakmadan PKK’yı anlamak mümkün mü?
*“Dört parçacı” eğilim PKK’da neden yeniden güçleniyor?
Facebook'ta Gazetevatan'ın hayranı ol!..
 |
Gazetevatan.com Servisleri |
 |
 |
|
 |
 |
 |
 |
|
|
|